Hayallerinin peşinden koştu
Haldun Dormen henüz dördüncü sınıf öğrencisi. En iyi arkadaşı Mehmet adında canlı, hayat dolu bir çocuk. Anneler dost olduğu için iki haylaz, okul dışında bir araya geliyor, Şişli'nin ara sokaklarını birbirine katıyor. Bir gün Haldun ile Mehmet, Emlak Caddesi'ne gölgesi düşen bir apartmanın arkasında yeni bir oyun alanı keşfediyor: Üç-dört metre yükseklikte bir ahır... İkili itirazlara kulak asmadan buz gibi havada dama çıkıyor, hoplayıp zıplamaya başlıyor. İlginç hareketlerle herkesi şaşırtmaya çalışırken Mehmet'in annesi 'İçeri gelin!' diye bağırıyor. Dormen, yattığı yerden kalkarken damdan aşağı düşüyor ve ayağını fena şekilde incitiyor. Etraftakiler telaşa kapılmasın diye rol yapıyor, hastaneye gitmemek için 'iyiyim' diye mırıldanıyor sürekli. Birkaç gün böyle geçiyor... Sonraki günlerde başına iki talihsiz kaza daha gelmez mi?
Anneanesiyle Boğaz turundayken şoförün açtığı kapı dizine çarpıyor, teneffüste top peşinde koştururken yere düşüp kalkamıyor. Bir ay 'Ayağım burkuldu' yalanının arkasına sığınan Dormen, ailesi yurt dışından dönünce hastaneye götürülüyor. Doktorlar, muayeneler, her kafadan çıkan sesler ve sonuç: "Ayağının kurtulması için bir an önce ameliyat şart!" Bıçak altına yatıyor, topallayan bir çocuk olarak çıkıyor. Artık eskisi gibi yürüyüp koşamıyor, futbol oynayamıyor, sakatlığını gösterecek her şeyden uzaklaşıyor. İçine kapanmıyor ama aksine diğer yönlerini ön plana çıkarmak için olağanüstü bir çaba sarf ediyor. İzlediği filmlerden etkilenip sanatın içinde yaşlanmaya karar veriyor.
Rejisör olmak için Yale Üniversitesi'ne gittiğinde başına ilginç bir olay daha geliyor. Ders için hazırladıkları skeci değerlendiren hocası Dormen'e dönüp konuşuyor: "Sekerek oynaman karakteri güçlü kıldı." Dormen donup kalıyor, "Ben rol yapmadım sakatım." diyor. O günden sonra sekerek de sahneye çıkabileceğini anlayıp, oyunculuğa soyunuyor.
Kanada'ya kaçmayı düşündük
ÇOCUKLUK - Kız kardeşim Güler ile beraberim.. Mersin'de doğmuş, 6 aylıkken İstanbul'a yerleşmişiz. Savaş dönemine denk geldi çocukluğum. Babam dışarı ekmek karnesiyle çıkardı. Arada annem gelir, "Yarın savaşa giriyoruz." derdi. Babam sakinleştirirdi onu. Bir yaz, bombardıman olabilir korkusuyla büyükannemin köşküne yerleştik. Ruslar gelir diye Kanada'ya göçmeye bile yeltenmişiz. Savaş yıllarında sevindiğim iki şey vardı: Okulların kapanması, Avrupa radyolarında hafif batı müziği çalması... Bu sıralarda yanımda dadılar vardı. Almanca konuşan, sinema ve edebiyat dergileri okuyan matmazeller... Yaramaz değil, muzip bir çocuktum. Kararlı, inatçı, ne yaptığını bilen biri. Babam halkın içinde olayım diye 6 yaşında mahalle okuluna gönderdi. Fabrikatör torunu, manav kızı, kapıcı oğluyla aynı sınıftaydık. Parlak öğrenci sayılmazdım. Kimya, matematik felaketti. Neyse ki evdekiler baskı yapmıyordu. İyi kitap okurdum. Klasikleri ilkokulda bitirdim. Babam bazen 'Onları okuyacağına ders çalış!' derdi. Benimse aklım hep gösteri ve sinemadaydı. Hayal gücümü geliştiren Amerikan filmlerinden sonra oyuncu olmaya karar verdim.
Babamdan habersiz yurt dışına gittim
GENÇLİK - Yakın dostum Erol Günaydın'la beraberiz... Galatasaray Lisesi'nde oldukça sıkıcı günler geçirdim. Ortaköy'den Beyoğlu'na taşındıktan sonra çekilmez oldu. Okulda futbol dışında başka spor olmadığı için dışarıda yüzmeye gidiyor, kürek çekiyordum. En büyük şansım, tiyatro ile uğraşan Hakkı Bey adında bir müzik öğretmeniyle tanışmak oldu. Sürekli onun etrafında dolanıp bir-iki rol kaptım. Demir Bank adlı operetimiz başarılı olunca yıl sonu müsameresinde de oynadım. Popomun üstünde tekerlekli patenlerle kaydım, yıldız oldum adeta. Robert Koleji'nde 77 diye bir gecemiz vardı. Diğer organizasyonlar gibi onu da ben hazırlardım. Kolej Çılgınlıkları adlı skeçler yazar, şarkılı danslı şeklinde sahneye koyardım. Okul bittikten sonra sinema yapmak için yurtdışına gitmek istiyordum. Hocalarımdan aldığım mektuplarla Yale Üniversitesi'ne başvurdum. Tunç Yalman, Şirin Devran adlı iki Türk'ün orada olması tercihlerimi etkiledi. Kabul aldım, Amerika'da olan babam hariç, bütün mahalle öğrendi. Mektup yazdım ben de: "Tiyatro okumak için senden habersiz başvurdum. Kabul edildim, ne yapayım?" O da "Hayallerinin olması çok hoşuma gitti, en iyi olacaksan tabii ki desteklerim." dedi. Kendime güveniyordum!
Abimin isteğiyle kostüm tasarladım
ONU ANLATTI - Güler Dormen (Kardeşi): Abim çok temiz kalpli biri. Çok paylaşımcı... Fevri davrandığım için bana çok kızar. Arada didişiriz ama kavga etmeyiz. Ailemize karşı iyi bir ikili koalisyon kurdum. Birbirimizi hep koruduk. Babama mektup yazarken en büyük korkuyu ben yaşadım. Yüreğine iner diye. Neyse ki babam güzel bir cevap verdi. İngiltere'ye giderken de babamı ikna etmem için yardımcı oldu. Haldun'un isteğiyle kostüm yapmaya başladım. Dormen Tiyatrosu'nun, Kenterlerin kostümlerini tasarladım. Hâlâ da devam ediyorum. Abim de sürekli destek verir.
Polisle başrole soyundum
İLK OYUN - Amerika'dan dönünce Muhsin Ertuğrul'un yanına uğradım. Öğrenciyken başka yere gitmeme izin vermeyeceğini söylemişti. Beni kulise götürdü. Karşımda Münir Özkul, Agah Hün, Lale Oral'lar... Buz gibi bir ortam oluştu. Nereden çıktı der gibi baktılar. "Hakkınızda çok şey duydum." dedim. Münir, "Biz de senin hakkında çok şey duyduk." dedi. Sadece bu konuşma geçti aramızda. Zamanla buzları erittik. Sonradan öğrendim ki Küçük Sahne'nin girişinde dört star fotoğrafı var. Muhsin Bey fotoğrafımı ortasına koymuş. Bu da oyuncuların sinirine dokunmuş. Zamanla Dünkü Çocuk'un provalarına gitmeye başladım. Agah Hün, Heyecan Başaran ile Sadri Alışık başroldeydi. Muhsin Bey, "Sadri'nin yerine oyna!" dedi. Sadri bozuldu, "Olmaz ki!" diye söylendi. Başka oyunlar konuşulurken Cinayet Var'a başladık. Lale Oraloğlu, Sadri, Agah kadrodaydı. Genç bir polisi canlandırıyordum. Türkiye'de ilk defa sahneye çıktığım için heyecanlandım tabii. Oyun Küçük Sahne'deydi. Ailem oradaydı. Bana kızan annemin, arkadaşlarına hava attığını öğrendim sonradan. O yaz babamdan borç alıp tiyatro kurdum.
Tiyatro yöntemiyle film yönettim
İLK FİLM - Tiyatroda tatmin olduktan sonra sinemaya adım attım. Babamı kandırdım, Atlas Sineması'nın eski müdürü Galip San'ı alıp H.D.F şirketini kurdum. Güner Sümer'in Kadıköy Tiyatrosu'nda oynadığı (1966) Bozuk Düzen'i filme çekmeye karar verdim. İlginç konusu, gerçek tipleri ve sorgulatan yanı vardı senaryonun. Kimler yoktu ki? Belgin Doruk, Ekrem Bora, Müşfik Kenter, Nurhan Nur... Dormen Tiyatrosu'nun gişecisinden programcısına herkesin rolü vardı. Herkesin eline senaryoyu tutuşturdum. Türkiye'de ilk kez bir film, tiyatro gibi okuma provası başladı. Üç gün oyuna hazırlanır gibi okuma aldık. Sahneler ezber olduğu için istediğim kıvama gelinceye kadar prova alıp kayda geçiriyorduk. Asistanlığımı yapan Zeki Ökten, sinemadan geldiği için yardımcı oldu. Parti sahnesini annemle babamın Yalova'da oldukları zaman bizim evde çektik. Mayısta çekimler bitti, turneye çıktık. Film bitti, Saray Sineması'nda gösterildikten sonra gösterime girdi. Eleştirmenler ben yaptığım için biraz teatral buldu. Birsel Film, kötü işletmecilikle yapıtı yok etti. İkinci filmimde Erol Günaydın'ın senaryosunu çektim. O da tekniğe takıldı.
Ailemi ihmal ettim
AİLE - Betül Mardin'le 1959'da evlendik. İkimiz de çok fazla dik kişilikler olduğumuz için 7-8 yıl sonra ayrıldık. Son zamanlarda az görüşmeye başlamıştık. Çekimlerden, oyunlardan geliyor, hemen yatıyordum. Kızcağız beni gece yarılarına kadar bekliyordu. Ancak saygın bir evliliğe yakışır bir ayrılık oldu. İyi dostuz şimdi. Ayrıldıktan sonra oğlum, Betül'de kalıyor, hafta sonu bana geliyordu. Bir şekilde idare ettik. İlerleyen yıllarda birbirimizin yerine başkasını koyamadığımız için evlilik yapmadık. Serbest yaşayan biri olduğum için bana ayak uydurmak biraz zor. Onun müthiş bir yeteneğe sahip olduğunu da çok sonraları anladım. Erken keşfetsem de iki oyuncu bir çatı altında anlaşamazdı yine. Bazen öz eleştiri yapıyorum: İşe çok fazla önem verdiğim için ailemi ihmal ettiğim oldu. Eşinin sana ihtiyacı oluyor çıkıp gelemiyorsun, oğlun hastalanıyor sahneye çıkıyorsun. Ne yapayım?















